Touch To Start !

"Herşeye karışan bir insanın özeti..."mi,asla!

Pazar, Ekim 29, 2006

Diyaloglar...

X İlköğretim Okulu 1-B Sınıfı Müzik Dersi...

Sınıf:Ali Baba'nın bir çiftliği var...
Ali Baba:Varsa var ulan!Gözünüzle yediniz bitirdiniz beni,eşek sıpaları.
Sınıf:?!

ASKİ...

Memur:Alo!
Samara:Yandaki apartmanın tuvalet borularını benim kuyuya aktarmışınız;etraf leş!

Memur:Şu an doluyuz,size gün verelim.
Samara:En erken ne zaman olur?
Memur:7 gün sonra...Şşak(el hareketinin sesi)!
Samara:?!

KUYULAR...

Samara:7 gün sonra öleceksin!
Sadako:?!
Samara:Pppppppffffffkkssssss...puhhahahhahhaaaa...!Benim kız,Samara!
Sadako:Ya,böyle yapmasana.Korkuyorum!!!
Samara:?!

METAL GEAR SOLID 2...

Snake:Raiden!Patlayıcıları etkisiz hale getir.
Raiden:Patlayıcı?
Colonel:Strut A'daki kameraya dikkat et!
Raiden:Strut?
Rosemary:140.96 frekansından kaydedebilirsin.
Raiden:Frekans?
Snake:Oğlum,sen salak mısın?Denileni yapsana!
Raiden:Abi ben kahvedeyim.Söylemesi ayıp iki okeyde bende :DHayrola,habersiz göreve çıkmalar falan?
Colonel:?!
Rosemary:?!
Snake:Aha b.ku yedik!
Semtex(Patlayıcı):Bommm!
Raiden:Abov!
Dördüncü:Sıra sende oğlum atsana!
Üçüncü:Elleme,okey!Oğlum salak mısın?Niye attın cânım taşı?
Raiden:Bozuntuya vermeyin,devam edin!?

BLACK MESA...

Prof.Coleman:Freeman,oğlum nasılsın?
Freeman:.............
Prof.Coleman:İşte bu da böyle sessiz,uslu,iyiye kötüye karışmaz,akıllı bir çocuk.Gel senin yeğenle evlendirelim bunu!
Prof.Wright:Olur vallaha...
Freeman:Hadi lan!Konuşmuyoz diye evde kalmış karıyı bana mı kakalayacaksınız?
Proflar:?!
Ben:Tamam!Bu,pek güzel olmadı...

Pazartesi, Ekim 23, 2006

Oyun,Sanat mı?...

Herkesin kafasını karıştırabilecek bir soru bu.Acaba oyun sanat mıdır?Oyunu sanat dalı olarak görmekten ziyade,önemli olan "Hem oyun olan hem sanat eseri olan şeyler var mı?" sorusunu yanıtlamak.Nasıl yani,oyunu sanat dalı saymasak bile,sanat eseri sayabiliyor muyuz?Mesela müzik bir sanat dalıdır.Müzisyen de sanatçıdır,W.A.Mozart gibi.Ama ismail yk(küçük harfle yazılmalı bu adamın ismi) ne sanatçıdır ne de sanat eseri meydana çıkarır,müzik yapmasına rağmen.Demek ki birşeye sanat eseri demek için sanat dalından olması yetmiyormuş.Aynı şeyler diğer sanat dalları için de geçerli.

Peki sanat eseri nedir,nasıl yapılır?Bunlara cevap vermek için kendimi yeterince birikime sahipmiş gibi hissetmem gerekiyor,ama hissetmiyorum.O zaman işin "BENCE" bölümü başlıyor.

Öncelikle bir hikayeden başlamak gerekiyor.Üzerine emek dökülmüş,iyi bir hikayeden.Kusursuz olması gerekmiyor ama kendine özgü veya hiç denenilmemiş olması tercih edilmeli.Birşeylerin yaşatılmaya çalışılması gerekiyor bu hikayede,anlatılmaya değil(yani sadece anlatılmaya değil).Yaşatılması için ise başka şeylere ihtiyaç duyuluyor.Mesela korku romanı okuyan bir kişi dinleyicilerinin korkmasını istiyorsa,sesinin tonunu iyi ayarlamalıdır.Ya arkadan konuya uygun bir müzik dinletirse,üstelik ortamı kararttıktan sonra.İşte böylece odun gibi okuyan kişiden daha çok ilgi görür ve sonuca ulaşır.Buradan ne anlamamız gerekiyor?Hikaye beslenmeli.Peki,diyelim besledik biz bu hikayeyi,ama neyle?Tabiki taze şeylerle,daha doğrusu yine bu hikayeye adanmış şeylerle.Mesela bir film için özel olarak şarkı bestelersen o şarkı artık filmle anılır ve filme ait olur,ayrıca filmin değerini arttırır;ama başka bir şarkıyı filme zorla entegre edersen,filmin içinde sırıtır,ayrıca filmin başarısını da gölgeleyebilir(istisnası var olabilir,illa böyle olur demiyorum).

Tüm bunları yaptıktan sonra asıl olan şeye,yani eserin geliştirilip tamamlanmasına yönelinir.Peki bu durumda sanat eseri ortaya çıkmış mı oluyor?Kontrol edelim o zaman:Mesela Fallout,Silent Hill 2,Mafia,Oblivion gibi oyunlar ya önceden var olan bir hikayeyi yeniden ele almışlar ya da sıfırdan yeni bir hikaye üretmişler.Kendilerine özgülenmiş müzikleri mevcut,kendilerine ait dünyaları,atmosferleri...gibi bir çok özellikleri var;yani bize hikayelerini yaşatabiliyorlar.Ee,o zaman bunlara sanat eseri dememiz oldukça normal,çünkü bir bütün olarak da(yani oyun olarak da)kendilerine ait bir mevkileri mevcut.Bunlara diyecek lafım yok,ama ya yıllarca bize aksiyondan başka bişey verememiş olan oyunlar,hikayeleri var olsa bile insana yaşatmayan oyunlar;bunlar sanat eseri mi?Kesinlikle değil!Tabi sanat eseri olmamaları mükemmel oyun oldukları gerçeğini değiştirmiyor,ama hikayeleri oyuna bulaştırılmadan oynanabilen oyunlara böyle lakaplar oldukça ağır gelir diye düşünüyorum.Mesela Quake,Diablo,GTA...gibi oyunlar sanat eseri olarak nitelendirilemezler.

Son olarak,kim,neye,niye sanat eseri der bilemem ama,ben bir filmi izlerken ağlıyorsam ve bu onu sanat yapıyorsa;oyunu da oynarken bu hisse kapılırsam,bu da onu sanat yapar...BENCE :D

Çarşamba, Ekim 18, 2006

Fallout...

Kime göre,neye göre en iyi oyun "Fallout"?Bana ve sayısız destekçisine göre.Peki neydi bu oyunu mükemmel yapan şeyler?Wasteland'de yaşamanın zorluğunu ve herşeyin grafik olmadığını gösteren oyundu.Karakter ekranı tam bir sanat eseriydi;başkasının hayal ürünü değil de,sanki gerçekten ihtiyaç duyulan bir yetenek ağacı vardı.Teknolojinin baz alındığı bir RPG olması ise beni çoğu sallama büyünün elinden kurtarmıştı,belki sırf bu sebeple oynamaya başladım bu oyunu.S.P.E.C.I.A.L. tam bir başarı idi;yetenekleri etkilemesi ise bugün çoğu oyunda bu kadar iyi kotarılamamıştır.Belki de çoğunluğun nefret ettiği şey "sıra tabanlı" olmasıydı,ama işte o olay belki de bu oyunun en güzel kısmıydı.Şu gün satranca kafatutabilen tek oyun bu olsa gerek.Su çipini bulunca,çölde nehir bulmuş gibi sevindiğimi hatırlıyorum.Çölün ortasındaki nükleer atıklar,içinde ateş yanan variller,yıkık dökük kasaba manzaraları,radyasyondan eriyen insanlar,mutantlar,herşeye rağmen koşup oynayan çocuklar,aç kalan köpekler,birbirine tuzak kuran patronlar,kabileler,sığınaklar...yani yepyeni bir dünya.Devasa sayıda olan eşyalar ise cabası.Her oyunda görülen yüzlerce zırh yerine,daha az ama oyunun atmosferine uygun zırhların olması bana daha çok hitap ediyordu.Ama belki de en önemlisi tek tabanca takılmaktı;kontrol etmekte zorlandığın 40 adam yerine tek bir adamı idare etmek bence daha iyiydi.Karakterin çok beklediği zaman kafasını kaşıması veya şarjör değiştirmesi,ölenlerin vücutlarının ayrı şekillerde parçalanması oyunu ulaşılmaz yapıyordu.Bu oyun yeni çıkacak olan bir oyun olsa ve bu özellikler ayrı ayrı anlatılsa,bir "Hadi lan!" derdim.


"Mad Max"i ilk izlediğimde-Mel Gibson sağolsun-tüm dünyam kararmıştı,gerçekten böyle bir hayat yaşasam ne yapardım diye düşündürmüştü;sağolsun "Fallout" bana bunu yaşatarak cevabı çok iyi bir şekilde verdi.Post nükleer zamanda nasıl yaşanır,onu hissettirdi bana("bırak edebiyatı" demeyin) .İnsanların eskiye muhtaç bir şekilde yaşaması,taş ve mızraklarla birbirlerine saldırması hiçbir oyunun yaşatabileceği birşey değil benim için.Belki de filminin çıkmasını istemediğim,tekrar yapılacak diye ödümü patlatan tek oyun bu.Kusursuz olmasını beklediğim,ama onu da yapabilecek ekibin paramparça olduğunu bildiğim için kusursuz olması imkansız olan,artık izometrik olmayacak bir oyundur bu.Keşke bu oyun Interplay'le birlikte 13 no'lu sığınağa kilitlenseydi de bir daha hiç dokunan olmasaydı.Devam etsem yıllarca sürer heralde bu konu.

Artık son sözü Bethesda'ya bırakıyorum...

Salı, Ekim 17, 2006

Orjinal Oyun Olgusu(!)...


Nedense "orjinal oyun" kelime öbeği sadece bizim ülkemizde var.Ne demek bu orjinal oyun?
Aslen bunun tartışması heryerde yapıldı ama anlamayan yine anlamadı,sallamayan yine sallamadı.
..

Almayan kişilerin bu konuyla ilgili bahaneleri saymakla bitmez.Evet bahane!Neden,çünkü insanlar bu gibi şeyleri hayatlarında araç olarak görürler.Bir amaç olduğunu bilmezler.O yüzden "İstanbul'a ha uçakla gitmişim ha otostopla;gittikten sonra ne farkeder.En ucuzu bana daha faydalı." diyerek olayı kestirip atarlar.Peki ya sonuç...

Artık bilgisayar oyunları o kadar pahalı değiller.Eskisi gibi tek bir firma tarafından Türkiye'ye getirilmiyorlar.Ama hâlâ kısıtlı satış noktalarından elimize geçiyorlar.Bu yine de orjinali varken korsanını almamız anlamına gelmiyor.İşte kafaları karıştıran durum buradan ortaya çıkıyor:"Şimdi orjinali 75YTL,korsanı 10YTL;niye 65YTL fazla vereyim ki?" sorusu yüzünden insanlar korsana yöneliyor.Ama bu demek değil ki,pahalı satılıyor diye adamları zarara uğratmak gerek.Korsanını almak zorunda değilsin.Eğer çok pahalı ise ucuzlamasını bekle,illa piyasaya çıkan tüm oyunları oynayacaksın diye bir kaide yok ki.Veya madem dayanamadın korsanını aldın,o zaman ucuzlayınca git orjinaline de para ver al ki oyun sektörü gelişsin.Eğer bundan 10 yıl öncesinde herkes gidip orjinal oyunlara para veriyor olsaydı,bugün Fallout gibi oyunların orjinalini 5-10YTL'ye ve bakkaldan bile satın alabilecek durumda olacaktık.Mesela F.E.A.R. gibi oyunların bile fiyatları 40YTl civarı;Boiling Point,Mashed,MoH:PA,Diablo2,Riddick,Silent Hill4,LoK Soul Reaver2...gibi oyunlar ise 15-20YTL arasında satılıyor.Ama ne hikmettir ki buna rağmen korsan oyun alabiliyoruz.Geçen sene oyun satan yerlerden birine gittim,fiyatları sabitti:CD başı 3YTL.Neverwinter Nights'ı sordum 9YTL dedi.Ee zaten oyunun orjinali 15YTL,ne anladım ben bu işten!Şu gün korsanlarına para verip oynamadığı 40-50 hatta belkide daha fazla oyun var.Yani sadece para harcatan ama başka bişeye yaramayan oyunlar.Bazen düşünüyorum da demo oyunlardan ne farkı kalıyor;demo oyunları alıp oynayıp hemen bitiriyorum ama zevkim kursağımda kalıyor,korsanları da alıp 5 dakika oynuyorum hata veriyor veya diğer aldığım korsan oyuna takılıp diğerini oynayamıyorum.Aşağı yukarı demodan farksız benim için.O yüzden bazen aldığım korsan oyunları alıp deniyor sonra gidip orjinalini alıyorum ki adamların emeğine saygısızlık olmasın(zaten o yüzden emek verilmiş oyunları alıyorum,para kaygısı ile yapılmışlara pek değer vermiyorum.).Ama biryandan da düşünüyorum acaba hiç mi korsana para vermesem?Ekşi Sözlük'te bununla ilgili başlıkta(orjinal oyun) userların biri "Eğer orjinal almıyorsan korsan da alma,,download et bari ki korsan sektöre hiç para kazandırma..."gibi bişeyler yazmıştı.Aslında adam doğru söylemiş bundan sonra orjinali varken korsanına 5 para harcamam...

Cuma, Ekim 13, 2006

Sadako...

Ringu'yu izlediğimden beri hep birşeyler düşündüm.Gerçekten 7 gün içinde kurtulabilirmisin acaba.Heralde kasedi kopyalamak kimsenin aklına gelmez.Aklıma ise bunla ilgili neler gelmedi ki;izleyip kurtulanlar,izleyip küfredenler,izleyen Türkler...İşte bunlardan bir miktarını buraya yazayım...

...............................................

Türk:Ulan,bi halt anlamadım ben!
Telefon:Zrrrrrrrrr!
Türk:Alooov!
Sadako:7 gün sonra öleceksin.
Türk:Niyekine?
Sadako:?!...Neyse boşver(anlamadı salak)!

.............................................

Telefon:Zrrrrrrrrrrrr!
Türk:Buyrun
Sadako:7 gün sonra öleceksin.
Türk:Necati,sen misin lan?Çocukken de böyle şakacıydın,i... seni!
Sadako:7 gün sonra,sen görürsün..Necati'yi...
Telefon:dıııııt.. dııııt.. dıııııt...

.........................................................
Ahmet:Lan,gaza geldik aldık film diye,ziftmiş.Artık kim çektiyse...
Cahit:Abi,devamı pornoymuş ya!
Ahmet:İyi o zaman kasede çekeyim,ver şunu.
Cahit:Abi koskoca adam oldun,uğraştığın şeye bak!

1 Hafta sonra...

Cahit'in Karısı:Cahit TV'yi açık bırakmışsın kalk kapa.
Cahit:Tamam.Anam,o ne!
Sadako:Niye kopyalamadın lan kasedi?
Cahit:Evli barklı adamım,kötü mü ettim?
Sadako:Geber o zaman,salak!

.........................................................

Telefon:Zrrrrrr!
Veli:Öz Urfa Lahmacun Salonu,buyrun!
Sadako:Bi dürüm,soğan salatası bol olsun.
Veli:Adres?
Sadako:Televizyonun önüne bırakın,ben alırım.
Veli:?!...

.........................................................

Telefon:Zrrrrrrrr!
Veli:Öz Urfa...
Sadako:7 gün sonra öleceksin.
Veli:Niye?
Sadako:Kasedi izlemedin mi?
Veli:Yok biz DVD izliyoruz.
Sadako:Yanlış numara,kusura bakma abi.

........................................................

Telefon:Zrrrrrrrrr!
Ayşe:Alooo!
Sadako:Kocanı ver.
Ayşe:Allah belanı versin Arif.Kanserli karılarla mı aldatıyosun beni?
Arif:Ne karısı,ne kanseri?Alo!
Sadako:Televizyonlu bir odaya geçin de kanserli kimmiş göstereyim size.7 gün...Hatta şimdi geliyom lan.

.........................................................

Telefon:Zrrrrrrrr!
Cumali:Alo,bakkal Cumali,buyrun!
Sadako:7 gün...
Cumali:Yok,biz kokakola bayiiyiz.7 günü bakkal mustafa satıyo,onu ara.
Telefon:Çat!

..........................................................

Telefon:Zrrrrrr!
Sadako:7 gün.
Ali:Adam bir selam verir,öküz!Ne 7 günü?
Sadako:Fatura çok geliyor be abi!Biraz anlayışlı olun,kısa kesin.yine gelecek bu ay 70ytl,cık cık cık...

............................................................

Monitör:Cztt czzt!(Sadako belirir)
Ben:Sen kimsin lan...aman kız...eeeh,kusura bakma bi halta benzetemedim!
Sadako:Ya kuyunun yolunu şaşırdım,sen kusura bakma.
Ben:Biraz sağa kay,göremiyorum oyunu!Tüh,allah kahretsin yine öldük.Hüeeeeaaaayt(korkma efekti),o ne lan!
Sadako:Dedim ya kuyunun yolunu kaybettim,bi yol göstersen!
Ben:(neyse bu ayakla oyunu bitiririm valla)Bak bacım şimdi göstereceğim yoldan git...
NPC'ler,BOSS'lar:Ulan bune,kaçıııın!
Sadako:Benimle dalga mı geçiyon lan sen!
Ben:Murat oğlum,kaç!
Sadako:Ulan iyi mi,yolu da kaybettik...



Neyse benden bu kadar...

Salı, Ekim 10, 2006

Memories(1)...

Bölük pörçük anılar mı bir hayatı oluşturuyor acaba?Hiç zannetmiyorum,ama onlar olmasa BUGÜN çekilmez heralde.İşte bunlar da benim sallama anılarım...

- Okuldan gelince istediğim şey ya uyumak olurdu ya da sadece pantolonu değiştirip,okul gömleği ile uğraşmadan şöyle bir gezinti olurdu sokaklarda;ortaokuldayken .Yine böyle bir gündü işte,okuldan gelip şöyle etrafı bir gezeyim demiştim.Derken bizim okulun lise öğrencilerinden,deyim yerindeyse bir abla(heralde o an evlenme teklif etseydi kesin kabul ederdim,yani o kadar güzel bişeydi),karşıdan bana doğru geliyordu(o zaman bizim okul lise-ortaokul beraberdi).Tabi iki apartman arasındaki dar bir yoldan geçiyordum o zaman,zaten o yüzden bana baktığını anlamıştım.Ben de kendi kendime havalara girerek ona doğru yürüyordum-zaten kız en az benden 5 yaş büyük,hadi onu geçtim daha ergenlik mevzuunu bile atlatmamışım-tabi onun da yüzünde hafif bir tebessüm var.Adımlar yaklaşıyor-ama ikimiz arasına bir şerit çizip ona basarak yürüyün deseniz bu kadar birbirimize yönelik şekilde yürüyemeyiz heralde-biz de gittikçe birbirimize yaklaşıyoruz.Etekleri havada uçuşuyor ve o uçuştukça benim yüzümde salak bir tebessüm oluşuyor.İşin kötüsü bari kadir inanır bakışı ile kızı kesmesem daha iyi olacaktı.Ellerim cebimde,artık bullet time durumuna geçmiş şekilde adımlarım ilerliyordu,yanımda durdu.Ben de saati soracak heralde diyerek kolumu kaldırdım ve şu diyalog geçti aramızda:

-Merhaba,tam 29 adımdır sizin o vahşi bakışlarınıza ve haşin tebessümünüze dikkat ediyorum,daha doğrusu gözlerimi alamıyorum sizden.
-İşlerim var bebek,lütfen yolumdan çekil.
-Ama..ben sanmıştımki...
-Herkes öyle zanneder,artık gitmeliyim.

Tamam canım böyle geçmedi.Şöyle anlatsam daha iyi olur:

-Merhaba!
-Merhaba?
-Afedersiniz,saat kaç acaba?
-Dört buçık.
-Teşekkürler.Bu arada,yarın işiniz yoktur umarım.
-Sizin gibi birisi için her işi bekletebilirim...

Yok bu da olmadı!Şu daha iyi:

-Bana bak yolun başından beri bana mal gibi bakıyorsun,başka bakacak yer yok mu lan!
-Hadi be kaltak karı,zaten sana bakan bakacağı kadar bakmış.Ben bakıp ne yapıcam,belediye baksın...

Ya aslen bunu yaşasam şu an pek anı falan olmazdı,ama ben buna ble razıydım.kısacası muhabbet üsteki örnekler gibi pek iki taraflı geçmedi.Kız yavaşça geldi "Bakarmısın canım,fermuar'ın açık :D." dedi (hemde şuradaki smiley gibi bakarak);ben de "E..." dedim kaldım,üstelik ruh halimi anlatacak smiley falan yok.En başlarında çok fazla etkilenmedim ama akşam eve geldiğimde üstümü değiştirirken yıkıldım(annem sağolsun o gün bana beyaz slip bir külot vermiş-düşündüm de 29 adım boyunca güldüğü şeyi).Aaaah aaaah!Duygulandım şimdi.....

-Bizim servis oldukça matrak bir okul servisi idi.Bir Turan abimiz vardı-ki kendisi şoförümüz olur(du)- oldukça mülayim sessiz ve yüksek işkencelere göğüs gerebilen yapıda birisiydi(sabah sabah megadeth takardım,servisin sadece ön hoparlörleri çalışırdı ve ben de arkadan duymak için sesini açardım,adamcağız yine de seslenmezdi).Bir gün,ben yeni çektirdiğim kasedi almak için kasetçinin önünde durdurdum servisi doğru kasetçiye.Bağıra çağıra adamdan aldım kasedi(bok herif,2 haftadır oyalıyordu beni) ve hemen servise atladım,"İşte kaset böyle çektirilir,hüeeeyyttt!"...dedim,evet ne yazık ki böyle dedim.Sonra kafamı sağa sola çevirdim,ilk olarak gözüme kucağında bebeği olan ve bana göz kapakları yırtılırcasına şekilde şaşkın bakan başı bağlı bir kadın çarptı;sonra sağa doğru baktım şoför mahalinde,kafasını gövdesinin üst kısmı ile birlikte arkaya doğru ve koltuktan destek alırcasına çevirmiş bir adam gördüm,"gulp.." diye yutkunup "pardon yanlışlık oldu" dedikten sonra hızlıca dışarı çıktım.Yüzümde bir utanç ile arkadaki servise bindim.Baktım bizimkiler kopuyor,tabi dolmuş'a binince söylediğim sözleri bu arkadaşlarla paylaşınca bunlar öldü...gülmekten tabi.

Neyse hatırladıkça yazarım...

Pazar, Ekim 08, 2006

Sade Teknoloji...

Bilmiyorum siz nasıl düşünüyorsunuz ama ben artık fonksiyon çokluğundan haz almıyorum.15 aletin yerine getirmediği şeyi tek başına yerine getirmeyi kendine görev bilen aletlerden hoşlanmıyorum.Olayın yarar-zarar boyutuyla ilgilenmiyorum;sadece hoşlanmıyorum o kadar.

MMS,SMS,fotoğraf makinesi,video camerası,mp3 player,detonator remote control(!)...gibi özelliklere sahip cep telefonlarından nefret ediyorum;ha tamam kedi ulaşamadığı ciğere pis dermiş ama bu onunla alakalı birşey değil.Zaten insanda böyle değil mi?Örneğin Hıncal Uluç! Herşeyi biliyor ama yüzeysel,yani çok fonksiyonlu cep telefonu gibi(2 mp kameralı cep telefonu gibi).Ama Şener Şen(biraz sallama örnek oldu ama aklıma büyük bir yetenek gelmedi),tek fonksiyonlu ama yaptığı işi derinden yapıyor,8megapixel kamera gibi(bu arada fotoğraf makineleriyle aram olmadığı için hatırladığım son megapixel sayısını yazdım).Yani o ki söyleyeceğim teknolojik aletler neden anlamsızca fonksiyon sahibi olarak tasarlanıyor bilemiyorum(mesela creative'in mp3 çalan fotoğraf makinesi var,hiç akıl sır erdiremedim ama neyse).O yüzden bugün gittim bozulan telefonum yerine şöyle eski tip lcd ekranlı(renksiz),mono seslere sahip,sms'ten başka ek fonksiyonu olmayan bir telefon aldım(tamam ya hayırlı olsun,anladık).Bir ara enişteme(üvey ablamın kocası) baya uyuz olmuştum "Alo de yeter,ay'amı çıkacaksın lan telefonla!İcat çıkarma.Sonra yeğenlerin de istiyor." diyince;meğerse haklıymış.Zaten telefonu sık sık kullanmıyorum,ayrıca içinde kontör olmayan telefon içi boş villa gibi duruyor,yine en çok ihtiyacım olduğu otobüs yolculuklarında kapatmak zorunda kalıyorum,içindeki oyunlar da fallout tadı vermediğine göre ana fonksiyonunu yerine getiren telefon herşeyden daha faydalı hale geliyor benim için.Sadece telefon örneği ile geçiştirilecek konu değil bu;mesela ev kadınları için tasarlanmış olan bulaşık makinesi ve ocak kombinasyonu tam bir rezalet.Hadi diyelim ocak kolay kolay bozulmaz ama bulaşık makinesi bozulduğu zaman ev ahalisi aç kalmaya mahkum olabilir,gerçi çocuklar bamya,pırasa yerine fast food'a dadandıkları için oldukça sevinçlidirler ama 2-3 hafta süren tamir sürecinden sonra okul kantininde bamya arar olurlar(her gün fast food nereye kadar-o yüzden çok fazla okulda kalamıyorum arada,hatta her zaman,kaçamak yapıp adanaya geliyorum -).

Diyeceğim o ki,ben bilgisayarım dışında çok fonksiyon arzeden makinevari şeyler kullanmıyorum;en azından bundan sonra kullanmayacağım(inşallah)...

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Mekanizma(1)...

Aslında "bu rengi çok mu düşündün?" sorusuna birşey söyleyemeyeceğim,o yüzden konuya girmekte fayda görüyorum.

İnsanın aklına mekanizma deyince ilk gelen şey nedense kendi yaşayış biçimi olmaz.Zaten herkes kendini birdiğerinden farklı zannederek yaşar ama özütü kan ve etten oluşan varlıklarda bu fark en fazla ne kadar olabilir ki?Heralde yoktur cevabı bizim için şok yaratması gereken bir cevaptır.Ama bu cevabı kendimizden bir varlık değil de bizden farklı bir varlığın vermesi gerekir.İşte o zaman ne halt olduğumuzu anlayacağımıza eminim.

Bir ara bir bankta oturuyordum;ayağımın ucundan geçen karıncaları izliyordum.Simit kırıntılarını toplamaya giden büyük karıncalar ve onlarla yuvaya girmeye çalışan diğer karıncaların kavgasına şahit oldum;en azından ben kavga olduğunu sanıyordum.Kısa bir süre sonra izledikleri yollara baktım taşıdıkları şeyleri gözlemedim...Aradan geçen dakikalar hiç yeni birşeyin olmasına izin vermiyordu.Şöyle düşündüm:zaten bizim yaptığımız iş makineleri ve yapay zekalarda aynı şeyi tekrarlamıyor muydu?Hiçbir farkı yoktu;sanki bir mouse'un komutuyla gold rush yapmaya giden Age of Empires köylülerini izliyordum.Sonra biraz daha yüzeye çıktım,evet yüzeye.Çünkü insanlar öyle derin varlıklar değil-tabi fiziksel olarak :D-,o yüzden kendimi ve çevremi düşündüm.yaptığımız şeyler çok basitti:uyumak,kalkmak,okumak veya işe gitmek,para kazanıp karnımızı doyurmak,mevcut boşaltım ihtiyaçları ve tekrar yatmak... Halk diline indirgersek "İçip,s.çıp,yatmak.".Fakat arada bu hayatı bu kadar basite indirrgemek istemeyen birkaç kişide çıkıyor.Onlarda fazladan şeyler yapmakla yetiniyor;mesela eğlenmek veya düşünmek...Aslentamamen kof bir mekanizmanın ürünüyüz,yaşadıklarımızın hiç tadı yok.peki bizi buna iten şey ne;yani neden böyle yaşamaya mecburuz?Neden herkes alternatif dünya yaratmaya çalışıyor acaba diye kendime soruyorum.Acaba bu dünya çok mu yetersiz...

Artık hayattan komplo teorileri çıkarıyorum meydana veya çıkarılan teorilere önem veriyorum.Mesela,matrix gerçek mi?Acaba onuyapanlar gerçekten bu mekanizmadan kurtulmuş kişilermiydi veya safsata olduğunu ileri sürenler acaba bizi bu mekanizmaya kilitleyenler miydi?

Aslında şunu düşünüyorum:Yaratılan bir bilgisayar oyununda süper yeteneklerle donatılmış bir kahraman bile o bilgisayar oyununun bulunduğu sınırlar içerisinde kahraman sadece.Yani onun bizden hiçbir farkı yok,sürekli bir kısırdöngü de...

Yalnız bu evren o kadar kusursuz tasarlanmış ki,ne içinde olan çıkmayı başarabiliyor ne de hayat bağlandığın bir nokta buna izin verebiliyor.Yani sıkılmanı engelleyecek birşey her zaman varolduğu için çıkmaya bile takatimiz olmuyor....

Devamı gelecek...

Perşembe, Ekim 05, 2006

Hukuk Neden İşlemiyor?


Evet işte,olmayan bir şey hakkında konuşacağım şu an,HUKUK.Aslında kimsenin bununla ilgilendiği yok,hukukun varlığı yokluğu çok önemli değil,en azından var olan kısmının işleyip işlemediği bizi ilgilendiriyor.Peki bu beni neden ilgilendiriyor acaba?Şu an 4. sınıfta okuyorum,gelecek sene avukat mı olucam yoksa hakim-savcı mı?Belki de yüksek lisans yapar,araştırma görevlisi olurum,kimbilir.Ama olmayan birşey ile uğraşacağım kesin,sadece teorilerle.Halbuki bunların teoriden çok kanun olması gerekmiyor mu?Gerekse de kimi ilgilendiriyor.Arada sırada forumda da bunlardan bahsetmişliğim oldu fakat forumda nereye kadar bahsedebilirim ki bunlardan.Konuya dönersem şu olgulardan daha rahat bahsedebilirim:

İnsan hayatı bazı temel ihtiyaçlardan oluşur ki bunların en temeli sağlıktır.Fakat insan bunun dışında topluma da ihtiyaç duyar.İşte buraya kadar olan gereksiz bilgiden sonra gerekli kısma geçelim.Toplum demek birden fazla insan,birden fazla insan ise uyulması gereken kurallar demektir.Peki ya bu kuralları algılamak sadece hukukçuları ilgilendiren bir durum mu?Hepimizin düştüğü hatalardan veya düşeceği hatalardan birisine değinmek istiyorum.

Yolda gidiyoruz,köşe başında bir bakkal gördük ve canımız sakız istedi.Şimdi buraya kadar olan kısmı hiçkimseyi ilgilendirmiyor.Bakkaldan 1 sakız istedik ve 10 ykr verdik,işte burası hukukun ilgi alanına giriyor.Çünkü bu bir satım sözleşmesi ve sözleşmeler de hukukun konusunu oluşturur.Ama bu sözleşmeden bir ihtilaf doğmazsa sorun yoktur,doğarsa bu hukukun ilgi alanına girer.Şimdi birkaç cümle geriye gidiyorum ve o cümleyi değiştirerek tekrar yazıyorum.Canımız sakız istedi ve bunu çalmayı düşündük.Evet işte bu kısmı da hukuku ilgilendirmez çünkü bunun bir suç oluşturabilmesi için veya haksız fiil oluşturabilmesi için icra hareketlerine başlanmış olması gerekir.Yai hazırlık hareketleri ayrı bir suç oluşturmuyorsa bu bir suç değildir.Mesela sakızı çalmak için koşuyorsam ama bakkalın yanına geldiğimde vazgeçmişsem,koşma eylemi bir suç oluşturmadığı için sadece hazırlık hareketidir ve suç değildir.Ayrıca çalmayı düşündüğümü sesli söylememde suç değildir.Peki bir dönem düşünce suçu diye basbas bağırdıkları şey ne idi?Çoğumuzun yaşı yetmediği,çoğumuz ise bunu cidden bir suç olarak algıladığımız için olayın dalga boyutunu öğrenememiştik.Bu ülkemizdeki işlemeyen hukukun bir örneği idi.Peki bu suçu işleyenler nasıl yargılandı;işte orası meçhul.Bu örneği geliştirelim:

Ruhsatlı bir silahımız var.Arkadaşımız ise birini öldüreceğinden bahsetti ve bizden yardım istedi.Sözü geçen arkadaşımız Istanbul'da mesela biz de Adana'dayız.Bu silahla otobüse bindim İstanbul'a doğru yola çıktım.Peki ne oldu?Yolda Jandarmalar çevirdi,silahı gördü ve neden taşıdığımızı sordu.Bizde gerçekleri anlattık ve bu yüzden karakola götürüldük,ama o sırada arkadaşımız umudu kesince cinayeti başka bir silahla işledi.Eeee ne olacak şimdi!O zaman biz suçsuz sayılırız,neden?Çünkü elimizde ruhsatlı tabancamızla sonucu artık bizi ilgilendirmeyen bir iş yaptık,yani sırf bu sebepten dolayı suçlanamayız.Ama Bunu engelleyebileceğimiz halde hiçbir girişimde bulunmamışsak artık bu nedenle suçlu sayılırız.Peki bu olay ülkemizde neden pek farklı sonuçlara yol açıyor,yani belki sırf bu sebeple suçsuz binlerce kişi hapiste oluyor?Sebebi hukukun temellerinin olmaması.1 senede hiç açığı olmayan avukatlık sektörüne 1000'lerce avukat,adliyelere ise gereğinden az hakim-savcı giriyor.Yetmiyormuş gibi iktibas (alıntı)edilmiş kanunlarımız,vatandaşın çoğuna dayatma gibi geliyor ve kimse var olan kurallara bağlanamıyor,saygı duyamıyor.Ayrıca avukatlar gereği kadar para kazanamadıkları için belki sahte delillere başvurarak belki de gizli mevkilere rüşvet yedirerek suçsuz kişileri hapse tıkabiliyorlar.Yani hukuk kendi içinde farklı bir dünya yaratarak yaşamaya devam ediyor.

Peki bunun önüne nasıl geçeceğiz,nasıl bu hukuku işler hale getireceğiz?Hukuku sekteye uğrayan devletler yıkılmaya mahkumdurlar.Roma bile sırf bu sebepten yıkıldı,içten yavaş yavaş parçalanarak.Çünkü yasama-yürütme-yargı üçlemesi eskiden sayıları bilinmeyen magistralıklara dağılmış iken,yıkılacağı dönemde(dominatus-son imparatorluk dönemi) sadece imparatora aitti,ayrıca senato ve halk meclislerinin görevleri sembolik hale getirilmişti.Eskiden Roma'da yaşayanlara ait olan Roma vatandaşlığı ünvanı ve sadece onlara uygulanan hukuk kuralları(ius civile) İmparator Caracalla zamanında tüm ırklara roma vatandaşı ünvanı verilerek(imparatorluk sınırları içindeki ırklara ve kölelere) ius civile'nin yetersiz kalmasını sağladı.Ve Roma parçalandı.Yani anlayacağımız şey budur ki,bu işlevsizliğin önüne geçilemediği gibi hukuk hakkında verilen her yanlış karar bizi sona yaklaştıracaktır...